Pazartesi , Mayıs 27 2019
Home / Ünal Atasoy / Merhaba, sevgili Gönül Dostları..! İki tür olayla örüntüleriz, yaşamlarımızı bilirsiniz

Merhaba, sevgili Gönül Dostları..! İki tür olayla örüntüleriz, yaşamlarımızı bilirsiniz

Bunlardan birincisi; kontrolümüz dahilinde süregelen olaylar!.. Diğeri ise; -metafiziksel anlamda- doğal süreçler olarak adlandırdığımız, bizim dışımızda gerçekleşen olaylardır. İlkinde; belli bir plân ve program dahilinde adım adım yol alır, ulaşmak istediğimiz sonucu bekleriz..! Diğerinde ise; imkânlarımız dahilinde yapabileceğimizin (yani, elimizden gelenin) en iyisini yapıp, yaşamın doğal akışı içerisinde neler olacağını gözleriz..!

Bizde de öyle oldu sanırım. Bireysel anlamda tamamıyla elimde olmayan sebeplerden dolayı -kısa süreli de olsa- geçici bir ayrılık dönemi yaşadık sizlerle..! Sizlere kavuşabilmek adına, bu süreçte çarpı 2 gayret gösterdim… ve yine beraberiz işte..!

Neyse..! Dostlarım, bugün isim vermeksizin gerçek bir yaşam hikâyesini paylaşmak istiyorum sizlerle. Neden mi..? İçimden öyle geldi diyelim..!

“ O’NUN HİKAYESİ ”

“… Güneş, daha bir farklı gülümsüyordu sanki o gün..! Saatler, 08:30’u…takvim yaprakları ise; 5 MAYIS 1971’ i gösteriyordu. Ve O!.. Bursa’nın şirin yapılı gecekondu mahallelerinden birinde yaşam süren ilk okul öğretmeni bir babayla mazbut bir ev hanımı annenin, tek oğlu olarak açtı ilk kez dünyaya gözlerini..! Halk arasında “apalak” denilen tarzdaki bebeklerdendi. Çünkü, tam 4 kilo 750 gramlık beden ağırlığıyla doğmuştu. Güneşi dahi kıskandıracak denli parıldayan altın sarısı saçlarıyla, çakmak çakmak bakan açık kahverengi gözleri de cabasıydı..! Hatta babası -biraz da şaka yollu olarak, “-Hanım, hanım!… saçlarından belli. Bu çocuk, adeta güneş misali aydınlatacak dünyamızı..!” derdi, zaman zaman annesine O’ndan söz ederken..!

Okuma yazmayı küçük yaşlarda, babasının öğretmenlik yaptığı (dahası ve en önemlisi) ileriki zaman dilimlerinde/bir diğer deyimle tahsil hayatına ilk atıldığında, tahta sıralarında kendisinin de dirsek çürüteceği “Davutkadı İlk Öğretim Okulu”na sadece gezmek, hoşça vakit geçirmek amacıyla gidip geldiği günlerde öğrendi.

“…Hele bir devran dönsün, bakalım perde neler gösterecek..?!” derler. Değim yerindeyse; çılgın bir metronomun duraksız tik-taklarında zaman ilerlemiş, 1979 yılı’na  gelinmişti. Aylardan yine MAYIS.. ancak bu kez 10’uydu. Geçirdiği talihsiz bir trafik kazasıyla tüm yaşamsal yapı taşları, bir anda yer değiştirmişti adeta..! Nasıl mı..?!

Topu topu yumruğu büyüklüğündeki minicik kalbi Güney California”nın azgın dalgaları misali, inanılmaz bir coşkuyla çarpıyor!..  Ve, O; çok yakın bir gelecekte, not sütunları baştan aşağıya “PEKİYİ” ile dolu olan başarı belgesini(yani, karnesini) herkese gururla gösterebilecek olmanın heyecanını taşıyordu yüreğinde..!

Bu arada; aynı konuya ilişkin, ileriye yönelik, bir takım sömestre planları da yapıyordu kendince..! Son derece çocuksu… ve bir o kadar da masumane yapılı zihinsel plânlarına göre; önce, Bandırma’ ya teyzesinin yanına gidecekti. Yaklaşık bir haftalık ziyaretten sonra da, Manyas’ın Kızıksa köyüne doğru yol alıp; bütün bir yaz tatilini dedesiyle birlikte geçirecekti..! Ama hiçbir şey beklediği gibi olmadı. Zira.. O bunları düşünürken; kader, çok farklı bir senaryoyla çıkmıştı karşısına..! Ve o! Seçimsizce, bir anda, bu trajik senaryoda başrol oyuncusu olarak buluvermişti kendisini..!

Tarih olarak, yukarıda da belirtmiş olduğum ilgili günün sabahında her zamanki gibi siyah önlüğünü giydikten ve  beyaz yakalığını da taktıktan sonra, içi kitap artı defterleriyle dolu bond çantasını elime almış ve neş’e ile tutmuştu okulun yolunu..! Ders ti, teneffüstü derken öğle saatlerini bulmuştu eve gelmesi..! Sonrasında arkadaşlarımla oyun oynayabilmenin heyecanıyla okul kıyafetlerini çıkarıp sokağa fırlayışını  hatırlıyordu; bir de komşu Zekiye teyzesinin isteğiyle küçük boy tüp almak üzere, yine okulun bulunduğu caddedeki “AYGAZ” Bayii’ne gidişini..!

Taa neden sonra kafamda büklüm büklüm sargı bezleriyle, bir hastane koğuşunda açtı gözlerini. Alabildiğine soluk bir yüz ifadesiyle başucunda beklemekte olan babasına; “-Neredeyim ben?.. Bana ne oldu..?!” diye sorduğunda, bir trafik kazası geçirdiğini..ve, hastanede olduğunu söyledi babası…! Babasının kendisine yönelik titrek tonlarda yaptığı sözel aktarımlara göre: Tayyareci Mehmet Ali Caddesi’nde (ki bu, gitmiş olduğu caddenin adıydı) karşıdan karşıya geçerken bir araba sol kolundan ona vurmuş ve yaklaşık 2m kadar havaya fırlatmıştı. Düşerken başı arabanın farlarına çarpıp, olduğu yerde yığılmış kalmıştı..! Neyse ki, ona çarpan…ve 1963 model CHEVROLETTE marka arabasıyla bulunduğu mahallede dolmuş şoförlüğü yapan adam; kendisini alıp, tahminen 6 dakika gibi çok kısa bir zaman dilimi içerisinde, “BURSA TIP FAKÜLTESİ”NE yetiştirmişti..!

Aynı zamanda yurt çapındaki üst düzey eğitim kurumlarından olması sebebiyle hasta insanlara yönelik, teşhis ve tedavi hizmetlerinin yanı sıra; gösterilen derslere pratik teşkil etmesi açısından araştırma ve uygulama faaliyetlerinin de yürütüldüğü söz konusu hastaneye ilk götürüldüğü sırada; -halk arasında “koma” olarak bilinmekte olan- bilinç yitimi halindeydi. Vücut ısı( yani, ateşi)ise; 40 derecenin de üzerinde..! O gece, havale geçirmesinden korkan hastane yetkilileri; baştan aşağıya soyup çırıl çıplak, buz torbalarının arasında yatırmışlardı onu. Zorlu geçen ilk 24 saatin hemen sonrasında, hastane bünyesindeki bakımını üstlenen, “Op. Dr. Ender KORFALI”nın cerrahi müdahaleleriyle, birinci beyin ameliyatını oldu. Başarılı geçmişti ameliyatı..! Ancak vücudun fonksiyonlarından olsa gerek, operasyon sonrası beyninde küçük çaplı bir ödem(yani bilinen ismiyle, şişme/ya da, şişlik) meydana gelmiş. İkinci ameliyatında; oluşan ödemi engelleyebilmek için sağ ayağından kesilerek elde edilen yaklaşık 30-40cm büyüklüğündeki et parçasıyla, ilgili bölgeye tampon yapılmıştı. Üçüncüsünde ise; (yapışıp kaynaşmasın düşüncesiyle) hem, bir öncekinde tampon vazifesi gören et kesiti… hemde, düşme esnasında çarpmanın etkisiyle çürüyen 13 çarpı 8 ebadındaki kafatası kemiği alınmış.! Doktorların, %1’lik yaşama şansı dahi tanıyamadığı.. ve, yarı ölü vaziyette tam 33 gün süren “bitkisel hayat” evresinden sonra kendisini, sol yanında koltuğunun altından tutmakta olan babasının desteğiyle hastane koridorlarında, -aynı bebekler misali- sıralarken bulduğunu hatırlıyordu..! Bir de, onun tarafından şahsıma sunulan; “-kendisini daha rahat hissedecekse, istediği zaman bir baston/yada, koltuk değnekleri kullanabileceği!..” yönündeki önerisine nasıl da karşı çıkışını..! Şunu biliyordu ki; bir an mücadeleden vazgeçerek, rahatlık tuzağına kapılıp, bu teklifi kabul etseydi eğer(ki,bunu yapabilmesi son derece mümkündü…ve, hiç kimse de, neden böyle olduğunu sorgulayamazdı); bugün, ayaklarının üzerine bu denli sağlam basamazdı hiç şüphesiz..!

O gün!.. (Süreçsel bağlamda) etkiselliği tüm yaşamsal evrelerini kapsayacak olan ilk… ve, en önemli hayati kararını, tamamen kendi iradesiyle beyninin derinliklerine çakıvermiştim tek kelimeyle..! Manevi anlamda değer yitimine uğramaksızın yaşamına tamamen orijinal kendisi olarak devam edebilmek adına bunu yapmak zorundaydı. Çıkış noktasının temelinde ise, şu düşünce yatıyordu: “…Ortada içerisinde adı geçen bir başarılmışlık varsa eğer, bu tamamıyla ona ait olmalıydı… Ona ulaşmak yolunda muhtaç olduğu(yada, ihtiyaç duyduğu) tüm destek de, yine kendi beyninden!.. kendi yüreğinden gelmeliydi..!” Ancak o zaman kendi ayaklarımın üzerinde durabilir!.. Yaşam sürecinde kimsenin gölgesine sığınma ihtiyacını duymadan yol alabilirdi..!

Vakanın önemsel ciddiyeti -ve buna bağlı olarak-üzerimde gerçekleştirilen operasyonların büyüklüğü ile kurum tarihinde bir “ilk”e imza atılmış olmasından dolayı, hastaneden bayraklarla taburcu edilmişti.!

Oldukça uzun süreli bir nekahet dönemi için eve geldiğinde; (henüz daha dokuz yaşında olmasına rağmen) o çocuk aklıyla, bedensel anlamda vücudumun sol tarafının, %72 oranında hareket kabiliyetini yitirdiğini!.. ve artık hiçbir şeyin eskisi kadar şeffaf olmayacağının bilincine varabiliyordu..! Her ne kadar, özellikle ailesi ve de akrabalarından oluşan yakın çevresi kabullenmeseler de/ ya da, kabullendikleri bir gerçeği –ona duyurup daha fazla üzmemek adına- itiraf etmeseler de; “özürlü insan” etiketi yapışmıştı bir kere alnına..! O saatten sonra yaşamını idame ettirebilmesi için, iki seçenek vardı önümde..! Ya; acınma hissinin ardından gelen yardımlarla, rotası kendisi için başkaları tarafından çizilen bir ömür sürecekti!.. veya; yaşamla kıyasıya bir mücadeleye girip, bundan böyle izleyeceği yolda kendi rotamı kendim çizecekti. “-İnsanların yaşam standardını belirleyen en önemli unsurlar, tercihleridir..!” demişler. Zordu belki ama; o, ikincisini seçti..!

Zamansal anlamda akışkan süreçlere bağlı olarak; bıkıp usanmaksızın gecesiyle-gündüzüyle kendisinden bir şeyler koparmak isteyen yaşam platformunda, sadece kendisi olarak kalabilmenin mücadelesi; hayatta verilebilecek en önemli ve en büyük savaştı şüphesiz..! Gerçek hayatta, adına; “yaşam savaşı”/ya da “hayatta kalma mücadelesi” de denilen bu savaş, tüm cephelerinde öyle bir yapıya sahip ki; katılmaya görün., geri adım atabilme gibi bir şansınız olmuyor kesinlikle. Aynen, sonu olmadığı gibi..! O’ysa şimdi   , -“Donkişot”un yel değirmenleri örneğinde olduğu gibi- meydan okuyordu ona adeta..! İtiraf etmeliyim ki; galibiyetine yönelik sonsuz inanç hakimdi benliğine.

Bir kere her şeyden önce; müthiş bir cesaret ve beraberinde (onu tamamlayacak olan) özgüven duygusuna sahipti. Ama, daha da önemlisi; tüm saldırı oklarına karşı koyabilecek düzeyde, (içi potansiyel sevgiyle yoğrulmuş, azim ve sabırla tıka-basa dolmuş) yüreği vardı..! Karşı atak girişimleri için ise; kararlılığına!.. artı onu şekillendirecek olan bilgi birikimine güveniyordu. “ACABA..?”lardan kurtularak, ön yargılarımı kırarak beynini ve yüreğini aynı frekansta buluşturabilirse eğer(-ki, bunu yapabilirdi) yaşamında 180 derecelik dönüşle ter temiz bir sayfa açıp; yeni hayatında, kimseye ihtiyaç duymadan kendi rotasını kendisi çizebilirdi..!

Omuzu apoletlerle donanmış bir kaptan misali hayat denizinde yeni limanlara doğru yol almanın tam zamanıydı şimdi. Ancak burada kaptan, kendisi!.. Komuta etmek üzere dümenine sarıldığı gemi ise; bizzat kendi yaşamıydı..! Dolayısıyla(doğal zorunluluklar gereği) şehir esnasında, çok daha dikkatli… ve daha bir bilinçli hareket edip, olabildiğince doğru kararlar almak durumundaydı..! O an ilk aklına gelen şey; zihinselliğini ön plana alıp -kısmen de olsa yitirdiği- bedenselliğinden üstün tutmaktı. Bilinci sayesinde “beyin gücü”nü, “beden gücü”ne hakim kılacaktı da diyebiliriz buna. Diğer bir ifadeyle; ANTHONY ROBBINS üstadın aynı isimli eserine konu ettiği o, içimdeki devi uyandıracaktı yani..!

O dev ki; ilk gösterisini, nekahet dönemi bitip tahsiline kaldığı yerden devam etmek üzere; okuluna ve sınıf arkadaşlarının arasına tekrar döndüğünde, “GEÇTİ” bölümünde yine “PEKİYİ” yazan karnesini aldığı zaman yapmıştı..! Hatta; kendisini hala çok sevdiği(ve bir o kadar da saygı duyduğu) ilk okul öğretmeni EKREM ORHAN beyin karnesini verirken onu koltuğunun altına alıp, tüm sınıf arkadaşlarına karşı yaptığı o konuşma vardı bu gösterinin final sahnesinde..! Diyordu ki  öğretmeni: “-Çocuklarım!.. Biliyorsunuz ki, tam dört yıldır mutluluklarınız-mutluluğum.. Üzüntüleriniz de, hüzünlerim ve kederlerim oldu. Aynı çatı altında farklı zamanlarda birlikte ağlayıp, yine birlikte güldük beraberce. Ve, sizler!.. aldığınız karnelerle, bana dünyanın en güzel hediyelerini sundunuz her dönem sonu..! İşte bu gün o duyguyu bir kez daha yaşıyorum sayenizde. Ancak aranızda biri var ki; kararlılığına kilitlediği azim ve sabrı ile (hiç beklenmedik düzeyde) başarıya imza atarak, bir anda gururla bezeyiverdi tüm duygularımı..! Kendisi… yakın geçmişte geçirmiş olduğu kazayı ve ona olumsuz yansıyan getirilerini (asla) gelişimini engelleyecek birer unsur olarak görmeyip, tahsiline yönelik yaptığı ev içi çalışmalarıyla eksik kalan derslerini tamamlamış… neticede, adeta insan üstü bir “azim”… “sabır” ve “kararlılık” göstermiştir. Gerçi sınıf geçme notu;5 ama!.. ona ait gerçek başarıyı karnesinde değil, daha çok bizzat şahsında aramalıyız diye düşünüyorum. Şimdi hep birlikte bir alkışlayalım mı arkadaşınızı..?!”

Deyim yerindeyse –resmen- güdümlü bir füze kararlılığında, mevcut bilgi potansiyelini daha da genişletebilmek/ ya da en azından var olanları değerlendirip, zihni meziyetlerini aktive edebilmek yönündeki gayretleri sayesinde tam 4 yıl geçti aradan..! Tabii bu arada o da; tahsil merdivenlerinde bir üst basamağa tırmanıp, “BURSA ERKEK LİSESİ” nde okuyan bir orta okul öğrencisi olmuştu. İnançlar!.. Değerler!.. Yargılar sistematiğimdeki mevcut kendi kriterleri öylesine sarmıştı ki onu; -bakınca istese de- içinde bulunduğu ve kurtuluş mücadelesini verdiği zorlukları, ne tahsil hayatına.. ne de hayatta var olan sosyal yaşantısına engel teşkil edecek birer unsur olarak göremiyordu..! Bu yüzden de,her zaman bardağın yarısına kadar dolu olan kısmına odaklanıp, olaylar karşısında –elinden geldiğince- “pro-aktif” bir yaklaşım tarzı takınmayı tercih ediyordu..!

1 ŞUBAT 1983 tarihine gelindiğinde, dördüncü ve son beyin ameliyatını olmak üzere –bir kez daha BURSA TIP FAKÜLTESİ’nin kapılarını aralayıp, doktoru sayın “Ender KORFALI”nın o maharetli ellerine teslim etmişti kendini..! Doğrusunu isterseniz süre gelen tıbbi tedavi sürecine son noktayı koyacaktı bu ameliyat. Ama.. asla, tümü genelinde  -nispeten- diğerleri kadar kolay/ya da,basit olmayacaktı şüphesiz..! İlgili operasyonda; sol tarafımdan 3, sağdan ise 4 kaburga kemiğinin kesilerek, ızgara şekline getirildikten sonra kafa tasındaki o büyük boşluğu kapak yapılacaktı..! Bu küçük açıklama; olayın ciddiyetini ortaya koymaya yeterli olacaktır sanırım..! Dile kolay!.. Tam 12 saat kaldı o ameliyatta. Bir gün 24 saat olduğuna göre, bu günün yarısı demektir.

Koğuşa getirilip narkozun etkisinden kurtulunca, küçük bir isteği olmuştu babasından.Okulumdan uzak kaldığı günler boyunca işlenen konuların yazılı notlarını bulup getirmesini istemiştim ondan..! Ve o; bir elimde takılı serum şişesi, diğer elinde ise, onlarca kağıt olmak üzere hasta yatağımda ders çalışarak bekledi taburcu edilmeyi..! Bu da, “ROBİNS”in kitabına konu ettiği devin, ondaki ikinci uyanışıydı.” diye düşünüyorum..!

Ortaokul, Lise ve nihayet üniversite derken… ne, tahsil hayatında!.. Ne de, sosyal yaşantısında herhangi bir performans yitimine uğramaksızın, herhangi bir ivme kaybına müsaade etmeksizin bu günlere ulaştı..! Şu an; mutlu bir evliliği artı –eğitebildiği kadarıyla- başarılı, 13 yaşında bir de kızı var. Yaşamında geride bıraktığı 48 yıllık süreç içerisinde kaç başarıya imza attığımı bilmiyor ama;Bu “Azim!..Sabır!.. ve Kararlılık” kendinde olduktan sonra, ömrü olduğu sürece ileriye yönelik günlerinde, daha pek çoğuna imzasını gururla atacağını biliyor..!

İşte böyle sevgili dostlarım..! Hikayemizin ana teması olan “Azim-Sabır-Kararlılık” üzerine pek çok şey yazıldı, bir o kadar da söz söylendi bugüne değin..! Ben bir yaşanmışlığı aktarmaya çalıştım bugün. Takdir sizin!.. Yorum sizin.Söylenecek her ne varsa siz (kendiniz de dahil olmak üzere) istediğiniz kişi ve kişilere söylersiniz artık..!

Sevgilerle

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

About Ünal Atasoy

Ünal Atasoy

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lütfen görünen karakerleri girin. *