Ünal Atasoy

Merhaba, sevgili “Hür Kocaeli” gönüldaşları..!

Bundan böyle naçizane fikirlerimden kalemime süzülen yazılarımla elimden geldiğince sizlerle birlikte olmaya çalışacağım bu sayfalarda. Bu sebeple; sonsuz sevgiler ve saygılar hepinize öncelikle..!

Varlıksal anlamda “insan” ve “hayat” düalitesine konu olan; hayattaki-insan!.. / insandaki-hayat akrostişi ile an gelecek hayatımıza bakacağız. An gelecek o hayat içerisinde kendimizi görmeye çalışacağız hep birlikte..! Umarım yazdıklarımla beğenilerinize layık olabilirim. Yine umarım ki yazdıklarımla sosyalliğinize bir parça da olsa ışık tutabilirim…Diyor…ve ilk yazımı yazıyorum..!

NE GARİP DEĞİL Mİ?.. VE DE, NEDEN ACABA..?!

Dostlarım..! Biz insanlar; günlük yaşamlarımızda hızlı olmayı, hızlı yaşamayı marifet sana geldik  dünden-bugüne..! Şimdilerde de öyle..! Tüm yaşam koşullarına rağmen içeride “ev” için, dışarıda “iş” için yarış atı misali koşturabilmeyi çağdaşlık sayıyoruz nedense..? “-Hızlı konuşmak üstün zekânın dışa vurumudur.” demişler, biz de öyle yapıyoruz. Koşuşturmacaya uyum sağlamak adına (ayak üstü atıştırırcasına ve birkaç yudum da olsa) hızlı yiyebilmek ise, pratikliğin simgesi haline geldi adeta..!

Okul yıllarımızda; hızlı soru çözmek, daha başarılı kılacaktı bizi. Hızlı okuma yarışlarıyla daha çok küçük yaşlarda tanışmakla, daha bilgili olacaktık (sözüm ona) okuduğumuzu anlamasak bile..!

Düşünsel boyutta “Kaplamsal” hayatımızın “İçlemsel”liğinde hızlı yürümek, hızlı hareket etmek zamandan kazandırıyor. Hep bir acelemiz olmalı. Hep bir yerlere yetişmeliyiz anlayacağınız..!

Aynı döngüsellikte koşturduk durduk bugüne dek. Hala da koşturuyoruz..! Neticede ne işler bitiyor, ne planlar. Hızlandıkça çözülmesi gereken her şey sarpa sarıyor..! Biz ne dersek diyelim, yaşamın kendi doğallığında olan tek bir şey var aslında. O da -biz anlasak da, anlamasak da- hayata ve birbirimize karşı kontrolsüzlüğümüz artıyor ve -istesek de, istemesek de- avucumuzun içinden kayıp gidiyor zaman..!

Kadınlarımız; birkaç çeşit yemeği aynı anda yapabilmeyi maharet saysa da, algı boyutunda o yemekleri yerkenki ağız dadımızı  +1 arttırmıyor  oysa..! Hızlı ve seri bir şekilde daha çok sayıda soru çözüp, daha yüksek puanlarla çok iyi okullara yerleşince mutluluğumuz tavan yapmıyor.

Çünkü doğal yaşam şartları gereği “Neden-sonuç” ilişkisi içerisinde; hızlı yemek, vücudumuza gereksiz ağırlıklar ve hastalıklar eklemekten başka bir şeye yaramadığı gibi… hızlı okumak, hızlı soru çözmek de, sindirip hazmedemediğimiz bilgilerden öte bir yere ulaştırmıyor bizi..!

Bize yapılanı farkında olmadan biz de kendimizden üreyen nesillere uyguluyoruz. Söylemlerimizde başında “hadi” kelimesi bulunan cümleler kullanarak, hep bir yarışta olma psikolojisi aşılıyoruz onlara..! Onlar da; peşi sıra koşturmaya başlıyor ardımızdan.

“Neden bu acele..?” sorusunun cevabı hep bir muamma olarak kaldı. Hatta öyle ki; düşülen telaştan sıyrılıp, bu sorunun cevabını merak edebilen bile olmadı..!

Doğal yaşamın o kendine özgü sınırları içerisinde; sakinlikte gizli evrenin sırrı oysa..! Bir çiçeğin aylar süren serüveninde saklı hayatın kokusu. Yüce Yaratıcı’nın istese saliselerden çok daha küçük an’lık zaman dilimleri içerisinde var edebileceği bir canlıyı, aylarca anne karnında bekletmesinde sabrın anlamı. Kâinatın sükûnetinde ne güzellikler uzanıyor bize. Ama bilmiyoruz-bilemiyoruz, hayatın anlamını. Koşturmakla meşgulüz çünkü..kah evde..! Kah dışarıda, o işten-bu işe..!

Günlük yaşamda hızlı iş bitirmeyi hüner sayıyoruz (ama) o işler hiç bitmiyor. Tüm rotamız; evimiz, işyeri (ya da, ofisimiz) ve ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere bazen uğradığımız market/nadiren de çarşı-Pazardan ibaret..! Dahası ve en önemlisi de; -Bermuda Şeytan Üçgeni misali- sıkışıp bunaldığımıza bakmadan bunlar arasında dönüp durmayı sosyalleşmek sayıyoruz..! Biz sosyalleşe duralım. Çocuklarımız; dilleri dışarıda günden güne sosyalliklerini, doğallıklarını yitiriyorlar. Biz onu dahi göremiyoruz..!

İnançlar-Değerler-Yargılar Sistemi’mizi fırça edinip tamamen kendi ellerimizle “içlemselliğimizi” içeren bir hayat resmediyoruz adeta tüm “kaplamsallığıyla” karşımızda duran yaşam tualimize..! Dışa çıkıp resmin geneline baktığımızda şunları görüyoruz:

Farkındalık unsurundan uzak ve algıdan yoksunluğuyla hissedilmeden geçen koskoca bir ömür.. Ardımızda her bir davranışımızı kopyalayan çocuklarımız.. Ruhlarını dinleyecek zamanı onlara tanımadığımız, ellerinden çekiştirirken merak dolu gözlerini etraftan çekip aldığımız, ama her bir parçası gerilerde kalan… Heyecanlarını yitirdiğimiz, yeteneklerini körelttiğimiz yavrular… Geleceğin “-Zengin oldum, başarılı oldum (ama) mutlu olamadım..!” diyen, psikolog kapılarını aşındırıp da bir türlü yaşamanın hızını kesemeyen mutsuzları..!

Evet, sevgili düşün dostları.. Hayatımızın örüntüsünü, günlük yaşantımıza konu olan olaylarda (bir diğer deyimle bizzat yaşamın içinde) görmeye ve göstermeye çalıştığımız bu yazımızı –diğerlerinden farklı olarak- anekdot tarzında yine güzel bir hikaye ile noktalandıralım isterseniz..?

“…Kızılderililerin bir hikayesi vardır, sıkça anlatılan..! Araştırma yapmak için bir süreliğine kızılderililer ile birlikte kalan bir yazar, onların bir âdetini keşfeder. Kızılderililer, grup halinde gidecekleri yere doğru hızla ilerlerken birdenbire durup, bir süre bekleyip sonra tekrar yola koyulurlar. Yazar bu duruma birkaç defa şahit olunca en sonunda dayanamayıp: “Neyi bekliyoruz, niye yolumuza devam etmiyoruz..?!” diye sorar. Kızılderililerden biri cevap verir: “Vücudumuzun hızlı hareketine ruhumuz yetişemiyor ve vücudumuz ilerlese de ruhumuz geride kalıyor.

 

Daha Fazla Göster

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Lütfen görünen karakerleri girin. *Captcha loading...

Başa dön tuşu
Kapalı